video games etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
video games etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2016 Cuma

Assassin's Creed Unity

Unity, Assassin's Creed serileri arasındaki en kötü oyun diyebilirim. Grafikler ve harita açısından ihtilal dönemi Paris'inde oynamak ve yan karakterler arasında Marquis de Sade'ı görmek çekici olsa da, ana karakterimiz Arno Dorian ve oyun içindeki tüm görevler Paris atmosferinin bütün çekiciliklerini öldürüyor. Çoklu oyuncu gibi yenilikler hiç bir katkı sağlamadığı gibi, görevlerin tekrara düşmesi bu özelliği zaten yiyip bitiriyor. 


Oyunun en kötü yanlarından biri de, karakter özelliklerinin diğer oyunlarda default olarak gelmesine rağmen, bu oyunda upgrade ederek kullanılabilir olması. Ve yine diğer oyunlara kıyasla, oynanabilirliği çok çok kötü. Paris haritasının güzelliği dışında, oyunda sevdiğim bir diğer nokta, Arno'nun modifiye edilebilir özellikleri: kıyafeti ve silahları gibi. Yan görevler, dediğim gibi, tekrara düşüyor ve yeterince ilgi çekici değil. En ilgi çekici yan görevlerin Murder Investigation görevleri olduğunu söyleyebilirim. Cinayet işlenmiş bölgeyi Eagle Vision ile tarayıp, ipuçları toplayıp, şüphelilerle konuşarak katilin kim olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Co-op (yani online oynanabilen çoklu oyuncu görevleri) görevlerinin de anlattığı hikayeler, Fransa'nın ihtilal tarihinde yaşanan ilginç karakterler ve hikayeler olsa da, görev başladığında ana görevlerden ve Paris Stories diye adlandırılan yan görevlerden hiç bir farkı yok.

Black Flag'in ardından Unity tam bir hayalkırıklığı.  

15 Nisan 2016 Cuma

Beyond: Two Souls

Beyond: Two Souls, Ellen Page, Willem Dafoe ve Eric Winter'ın, motion capture kullanılarak baş rollerinde oynadığı interaktif bir action-adventure oyunu. 2013'te ps3 için çıkan oyun, 2015 yılında yeniden düzenlenerek ps4 için piyasaya sürüldü. Oyun, Jodie (Ellen Page) isimli karakterin Aiden isimli görünmeyen varlığıyla sürdürdüğü hayatı konu ediniyor. Oyunu kronolojik ya da karışık sırayla oynama seçenekleri var. Jodie'nin yolculuğu evlat edinildiği aileden başlayıp, paranormal aktivilteler labaratuarından geçip, CIA'e kadar uzanıyor. 


Beyond: Two Souls, oyundansa bir filme daha çok benziyor. Bunda başrollerinde Ellen Page ve Willem Dafoe'nun oynaması ve oynanabilir sahnelerdense, bir oyunculuk performansının sergilendiği sahnelerin daha fazla olmasının büyük etkisi var. Ellen Page'in kendisini ve agresif ergen tavırlarını hiç sevmesem de, ve her oynadığı karakterin aynı olduğunu (agresif ergen karakterler) düşünsem de (Jodie dahil), bunun bir film değil de bir oyun olma fikri Ellen Page'i göz ardı edip, karakterle başka bir açından bütünleşmemi sağladığı için ve buna ek olarak interaktif oyunları extra fazla sevdiğim için, Beyond: Two Souls, bende yarattığı bu tarz negatifliklere rağmen, oldukça keyifle oynadığım bir oyun oldu.  


Jodie ve Aiden olarak, çift oyun koluyla oynanabilirliğe sahip. Zor bir oyun değil, bitirmesi oldukça kolay, çünkü tek yapmanız gereken şey, objelerle etkileşime geçmek. Bu etkileşimler sırasında, her interaktif action-adventure oyununda olduğu gibi quick action event'ler mevcut, bu da demek oluyor ki belli tuşlara verilen belli zamanda basmak gerekiyor. Oyunda yapılabilecek tek zor şey bütün trophy'leri toplamak diyebilirim. Kendime böyle bir amaç belirlesem de All Endings trophy'sini açmak için oyunu (en azından Black Sun bölümünü) bin kere oynamak gerekiyor, bu yüzden belli bir süre sonra aynı şeyleri dinleyip yapmaktan beynim uyuştuğu için bu sevdama bir son verdim. Onun dışındaki trophy'leri toplamak zor sayılmaz, bazıları oyunun akışına göre açılsa da, bazılarını almak için daha önceden vermiş olduğunuz kararların tam tersini vermek gerekebiliyor. Oyun, belki on kere oynamak için değil ama en azından oyunu iki kere oynayıp Beyond ve Life sonlarının ikisini de tecrübelemek güzel olabilir. 


Oyunda gizli yapman gereken görevlerdeki kolay oynanabilirliğe ve senaryonun, haritanın dışına çıkamama zorunluluğuna karşı negatif eleştiriler alsa da bence kimse laf etmesin, sonuçta bu oyunu bir interaktif film olarak düşünmek gerek, o zaman gidin Metal Gear Solid oynayın hiç canınızı/canımızı sıkmayın. Oyundan keyif alabilmek için hikayeye odaklanmak daha hayırlı olacaktır, çünkü hareket kabiliyeti oldukça minimum seviyede. Beyond: Two Souls'un bu gibi durumlardan dolayı burun kıvrılacak bir oyun olmadığını düşünüyorum, sürekli bir yerlerden bir yerlere gidip, belli görevleri yapmaya odaklı oyunların aksine oldukça sürükleyici ve oyuncunun oyunda olma deneyimini güçlendiren bir oyun. 

Bonus: Homeless Ellen Page'in şarkısı, filmin oynanabilirliği konusunda da ufak bir fikir verebilir




24 Mart 2016 Perşembe

Tomb Raider (2013)

Tomb Raider'ın yeni serisi bizi Lara Croft'un gençliğine götürüyor. Yeni karakter tasarımıyla karşımıza çıkan genç Lara Croft'u ilk seferlerinden birini tecrübelerken oynuyoruz. Eleştirmenler tarafından da tam not alan bu orijin hikayesi geçtiğimiz aylarda Rise of the Tomb Raider oyununun çıkmasıyla bir seri olma yolunda ilk adımlarını attı. Eski Lara Croft'tan sonra yenisine alışmak ilk başta biraz zaman alsa da oyunu oynadıkça ve hikayenin içine girdikçe, genç Lara'yı da benimsemekte gecikmedim. 


Oyunun grafikleri mükemmel bir görsellik sunuyor, sadece karakter tasarımı ve hareketleri değil, aynı zamanda mekan tasarımı olarak da oldukça başarılı. Özellikle ışık detayları oyunda beni en çok etkileyen tasarımlardan biri oldu, yüksek bir tepeye çıkınca gün ışığının yansıması, karanlık bir mağarada meşaleyi yaktığında etrafın aydınlanış şekli vs. Kostüm detayları, koştukça, tırmakdıkça kostümün kirlenmesi, çamur, kan gibi efektlerin karakterin üzerinde belirmesi bir diğer tasarımsal artılardan. Hareket kabiliyetlerinden en çok ön plana çıkan ise açık ara tırmanma bölümleri. Lara Croft, Tomb Raider oyunlarında, bacaklarına takılı silahları kadar tırmanmalarıyla da ünlüdür ve bu seri şimdiye kadar oynadığım Tomb Raider oyunlarının içinde bu bölümleri en iyi - ve en heyecanlı - hale getirmiş oyun diyebilirim. 


Oyunun hikayesini bitirdikten sonra da, benim gibi takıntılı gamerlar için olsa gerek, haritaya tekrar dönüp kalan objeleri toplayıp, gizli mezarları bulup, eksik hiç bir şey kalmamacasına oyunu tamamlayabiliyorsunuz. Oyun içinde çözmemiz gereken puzzle'lar diğer Tomb Raider oyunlarına göre nispeten kolay bu yüzden ilerleyişi pek zorlayıcı değil, ve buna ek olarak final boss kısmı da oldukça kolay ve çabuk bitiyor. Ama bunu da resetlenen hikayedeki Lara Croft'un acemiliğine veriyorum, serinin diğer oyunlarında zorluk çıtasının biraz daha yükseltilmesi dileğiyle.

11 Mart 2016 Cuma

Until Dawn

Until Dawn, son zamanlardan oynadığım - hatta uzun zamandır oynadığım - en iyi korku oyunu. İnteraktif bir şekilde ilerleyen hikaye sonlara doğru kalp krizinin eşiğine gelmeme neden oldu. Hele ki Sam karakteri olarak oynanılan son bölümde kaskatı kesildim diyebilirim. Oyunun hikayesi 10 arkadaşın  - Hannah, Beth, Chris, Ashley, Matt, Michael, Jessica, Samantha, Emily ve Josh - bir dağ evinde geçirdikleri bir geceyle başlar. Michael'a aşık olan Hannah'ya şaka yapmak isteyen arkadaşların bu şakası ters teper ve Hannah utanç içinde evden koşarak kaçar. Hannah'nın ikizi olan Beth de peşinden gider ve eğlenmek adına yapılan bu şaka Hannah ve Beth'in ölümüyle sonuçlanır. Aradan bir sene geçer ve Josh - Hannah ve Beth'in kardeşi - grubu yeniden bir araya getirip, kötü olayların üzerine bir perde çekmek adına, herkesi yeniden dağ evine davet eder. Dağ evine gelen bu grup arasında garip olaylar yaşanmaya başlar, fakat olanlar sadece evdeki şeylerle sınırlı değildir... 



Hikaye, grafikler, korku öğeleri, soundtrack, karakterler, oynanabilirlik, kısacası oyuna dair her şey harika. Bir korku oyunundan beklediğim her şeye sahip ve bunların başında tabiki beni ne kadar gerebildiği geliyor ve de gore seviyesi. Until Dawn bunu gereğinden fazla başarıyor. Tabiki bir takıntılı olarak yine ille de herkese oyunun sonuna kadar yaşatacağım mottosuyla hareket ettiğim için ve daha ilk dakikadan Ashley'yi yaptığım aptal seçimle (spoiler: o kadar korku filmi izlerim hala sesi takip etmemem gerektiğini öğrenemediysem yuh bana) öldürdüğüm için, oyuna yeniden başladım ve ikinci oynayışımda kimseyi öldürmeden sonuna kadar getirmeyi başardım. Sanırım gerim gerim gerilmemde bu çabamın da bir etkisi olabilir; çünkü şöyle ki oynanabilirlikte hızlı seçim tuşlarının olduğu ve oyun kolunu kıpırdatmamanız gereken yerler var, işte oralar her an kalp krizi geçirme tehlikeleri taşıyan kısımlar. Tabi bunun üzerine bir de karşınıza çıkan seçimler oluyor ki yanlış seçim karakterinizin ölümüne neden olabilir, şayet oyun "kelebek etkisi" meselesiyle ilerliyor. Yani yapılan her seçim bir sonraki seçimi ve oyunun gidişatını etkiliyor.


Tekrar tekrar oynanabilir mi emin değilim çünkü ikinci, üçüncü oynayış için ilk kısımları sıkıcı olabilir; ama oyunu bitirdikten sonra bölümlere ayrı ayrı giriş yapabilme imkanı sunuluyor. Böylece asıl heyecan kazanan 5 ya da 6. bölümden sonra tekrar oynamak eğlenceli olabilir. Belki bu sefer de herkesi öldürerek oyunun sonuna ulaşmayı denerim, ya hep ya hiç. Ayrıca favori karakterimin Samantha, en sevmediğim karakterin de tabi ki kaltak Emily olduğunu söylemeden geçemeyeceğim (ki oyunun terapi seansında geçen bölümlerinde buna benzer bir bölüm yok değil).  




9 Mart 2016 Çarşamba

Indie Oyun Çılgınlığı

Playstation 4 aldığımdan beri oyuna para vermekten gına gelmiş olacak ki bu aralar kendimi çoğunlukla ücretsiz oynanabilen bağımsız oyunlara vermiş bulunuyorum. Bağımsız oyun nedir diyecek olursanız, video oyun şirketleri tarafından finansal olarak desteklenmeden, bireyler ya da küçük ekipler tarafından oluşturulan, dijital dağıtım üzerinden kendini pazarlayan güzel oluşumlar. Benim son dönem içinde oynadığım ve bu yazıda bahsedeceğim indie oyunlar, genel hatlarıyla interaktif, simülasyon ve korku türlerinde oyunlar. Oldukça kısa olmalarına rağmen bazıları fikir açısından bir hayli etkileyici. 

Emily is Away


Emily is Away için 2000'lerin başında geçen, MSN kültürü üzerine kurulmuş, Windows XP stili bir interaktif hikaye anlatımı diyebiliriz. Oynanılan karakterin emerly35 nickli Emily ile 5 yıla yayılan internet konuşmaları üzerinden ilerleyen oyun, önümüze sunulan 3 konuşma seçeneği üzerinden ilerler. Oyunun en eğlenceli kısmı seçenekleri seçtikten sonra klavyede sahte bir yazma deneyimi yaşatması. Eksi noktası ise ne kadar farklı kombinasyonda seçim yaparsak yapalım, Emily tarafından ağzına sıçılan kişi olarak oyunu bitiriyoruz. Sanırım geek'lerin kaderi bu... Oyunun Steam yorumlarına baktığınızda ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Port of Call


Klişe sayılabilecek konusuna ve kısalığına rağmen, hafif ürkünç atmosferiyle oynaması kısmen eğlenceli bir oyun. Konu klişe sayılsa bile, diyalogları okumak ve konunun içinde bulunarak, seçimler yaparak bunu tecrübelemek keyifli sayılabilir. Aynı zamanda sonunda da yine bizi "hayati" bir seçimle yüz yüze getiren oyunlardan. Bir limanda uyanırız ve garip bir tekneye bineriz. Kaptan bizden yolcuların biletlerini kesmemizi ister. Klasik bir ölümden sonra hayat hikayesi. 

The Static Speaks My Name


Kesinlikle bu listenin en iyi oyunlarından biri. Oyun demek doğru olur mu bilemiyorum çünkü oyunun yapımcısına göre bu bir "sanat projesi". Bir nevi intihar deneyimi simülasyonu. Hikaye gerçekten çok absürd, mekan oldukça rahatsız edici. Verilen görevleri yapmak dışında etrafa bakınmakta fayda var çünkü orada burada gizlenmiş garip notlar, fotoğraflar ve her yere dağılmış palmiye resimleri - ki onların üzerine de çeşitli notlar yazılı, hikayeyi rahatsız edici kılan detaylar. Oyunun sonunda karşımıza başka intihar senaryoları çıksa da, maalesef bu senaryolara sadece uzaktan bakmakla yetiniyoruz. Devamı getirilemediği için mi yoksa tek hikayeyi interaktif bırakmak için mi orasını bilemiyorum. 

Depression Quest


Kendisine bir depresyon simülasyonu diyebiliriz (!) Ben oynarken sinir krizi geçirdim ama herhalde depresif bir insan oynarsa gerçek anlamda daha da depresyona girebilir. O kadar iç kıyıcı bir oyun. Müziğinden tut, karakterin uyuzluğuna kadar - sevgili depresifler no offense. Çoktan seçmeli, metin tabanlı bir oyun. Seçtiğiniz seçeneklere göre daha depresif bir moda girerseniz, iyi seçeneklerin üzeri otomatik olarak çiziliyor ve seçemiyorsanız. Ancak benim gibi adamı sürekli dışarı çıkmaya, insanlarla görüşmeye zorlarsanız, depresyonun derinliklerine girmeden olayı atlatabilirsiniz sanırım. Yoksa kızdan da ayrılıyorsunuz haberiniz olsun. 

Serena


Tek mekanda geçen bir gizem çözme hikayesi olan Serena, "point&click" oyunlarından. Oyunun amacı etraftaki objelere tıklayarak, karaktere karısıyla ilgili anılarını hatırlatmaya yardımcı olmak. Oldukça basit ve kısa bir anlatıma sahip, bu yüzden dolayı olacak ki oyunu tek oturuşta bitirmek gerekiyor çünkü save etme özelliği yok. Türü korku olarak geçse de pek korku öğesine sahip değil, sadece bir iki korkunçlu tablo mevcut, bir de atmosfer yaratan saat tik takları. Başta klişe gibi gözükse de sona yerleştirilen küçük twist (ki o da klişe bir twist sayılabilir), hikayeyi aşırı tahmin edilebilirlikten kurtarmış. 

To Burn in Memory


Kesinlikle çok sıkıcı. Oyun mu oynuyoruz kitap mı okuyoruz belli değil. Metnin içinde o kadar kayboldum ki ne oyunun amacını anlayabildim ne metnin kendisini. Okuduklarıma göre sanırım olmayan bir şehrin keşfedilmesi üzerinden yola çıkan bir oyunmuş, fakat hiç bir görsellik olmaması, hatta ses bile adam akıllı olmaması, ve metnin sürekli kendini tekrarlayarak aynı yere dönmesi, oyunu işin içinden çıkılmaz bir hale sokuyor - en azından benim için bu böyle. 

Only If


Benim için "rage quitting"in vücut bulmuş halidir kendisi. Saçma sapan bir hikaye, bağırıp çağıran kaba saba bir adam. Hadi sonunda bir yere varsa içim yanmayacak, ama o da yok. Anthony isimli gencimiz "çılgın" bir parti ertesi parti evinin yatakodasında uyanır ve bu kaba saba adam tarafından mütemadiyen taciz edilir. Önümüze iki kapı çıkar, ama yaptığımız seçim hiç bir şeyi değiştirmez. Yine de iki oyunu da oynamak zorunda kaldım ben nedense. Oynanabilirlik yerlerde, sinir hastası olmamak elde değil. Grafikler, mekanlar güzel ve ilgi çekici olsa da, oyun kesinlikle oyuncuyu içine almıyor. 

8 Ocak 2016 Cuma

Amnesia: A Machine for Pigs

Amnesia her zaman için en sevdiğim korku oyunlarından biri olmuştur. A Machine for Pigs klasik Amnesia atmosferini, üzerine biraz da steampunk havası ekleyerek Bioshock'vari bir hisle sunuyor. Oyunun Kotaku'daki incelemesinde Kirk Hamilton Machine for Pigs'i tanımlamak için şu sözleri kullanıyor: Nope. Bu da demek oluyor ki her köşe başını dönünce karşınıza çıkma potansiyeli olan yaratıklardan, kapıların arkasından gelen garip seslerden, duvardaki sizi izliyormuş izlenimi veren garip bakışlı kadınların olduğu resimlerden ve sizi telefonla arayıp talimatlar veren kim olduğu belirsiz adamın sesinden yola çıkarak yapmak istediğiniz tek şey var o da hayır diyerek adım atmayı reddetmek. 


Oyun 1899 ylında geçmekte, Mandus isimli İngiliz mühendisimiz kayıp ikiz oğullarının peşine düşer. Oğullarının izini sürdükçe kendini bir gizemin içinde bulur ve yaşadığı evin alt katmanlarına doğru yol aldıkça bu gizem yavaş yavaş aydınlanmaya başlar. Oyunun gizemini anlayabilmek için de, her korku oyununda karşımıza çıkar notlar, ses kayıtları ve not defteri girdilerini okumak gerekiyor. 


Atmosfer ve buna destek olacak soundtrack kesinlikle harika. Oyunun eksik olan kısımları ise korku öğelerinin yetersiz kalmış olması, atmosfer ve soundtrack desteği olmasa diğer Amnesia oyunlarına kıyasla hem istenilen korku seviyesine ulaşamıyor hem de ilerlemesi çok da zor sayılmaz. Aksiyon seviyesi yok denecek kadar az, yaratıklardan kaçmak oldukça kolay ve zaten çok az yerde karşınıza çıkıyorlar. Machine for Pigs daha çok puzzle çözme temalı bir oyun diyebilirim bu da bir korku oyunundan beklenenleri karşılamaya yetmiyor - ki bu puzzlelar düz mantık ilerleyen, extra çaba gerektirmeyen puzzlelar (bir Silent Hill değil hani). 


23 Aralık 2015 Çarşamba

South Park: The Stick of Truth

Bu oyun için interaktif bir South Park filmi diyebiliriz. Basit bir RPG mantığıyla ilerlediği için beceri kısmı çok zor ve gelişmiş olmasa da yan görevlerle dallanıp budaklanan ana hikaye ve karakterler oyun oynuyor hissinden çok South Park animasyonu izliyormuş izlenimi veriyor. Eğer benim gibi var olan her collectible'ı toplayıp bütün yan görevleri tamamlamadan oyunu bitti olarak kabul etmeyen bir manyaksanız, kolay gelsin diyorum, çünkü oldukça fazla collectible ve uzadıkça uzayan yan görevler mevcut. Tabi toplanılan her junk ürün ayrı bir South Park referansı taşıyor.


South Park animasyonu gibi absürd ve bol bol toilet humour barındıran oyunda kürtaj, bok, anüs, dildo ve osuruk genel temaları oluştururken, bunların yanı sıra sevişen ebeveynlerin altında cüce bir cinle savaş, pedofili bir fotoğrafçı, nazi zombiler, kaçırdıkları insanlara falllik makineler aracıyla anal penetrasyon yöntemiyle alıcı yerleştiren uzaylılar gibi "hikaye geliştirici" öğeler de mevcut. 

15 Aralık 2015 Salı

Outlast

Outlast first person bakışlı bir korku oyunu ve hikaye en sevdiğim temalardan biri olan asylum (akıl hastanesi) etrafında şekilleniyor, ama bu heyecan verici başlangıç hikaye ilerledikçe pek de etkileyici olmayan bir sona bağlanıyor. Başlarda yerinden zıplatan, gayri ihtiyarı çığlık attıran korku seviyesi de sonlara doğru bir hayli düşüyor. 


Oyunun etkileyici olan taraflarından biri, son zamanların da popüler korku filmi genresı olan "found footage" yani bulunmuş kayıt teması üzerinden ilerlemesi. Neredeyse oyunun tamamını karakterin elinde bulunan kameranın ekranından izlemek zorunda kalıyoruz, çünkü pek çok bölüm karanlıkta geçiyor ve kameranın gece görüşünü açmak gerekiyor. Onun dışında bir diğer hoşuma giden özelliği ise, her ne kadar saklanmak gereken bölümler olsa da, genel olarak saklanma değil kaçma algısı üzerinden ilerliyor. Benim gibi korku oyunlarında saklanmayı beceremeyen bir sabırsızsanız (bkz. Amnesia) Outlast bu açıdan harika bir kurtarıcı. 


Oyunun hikayesine gelecek olursak, bir araştırmacı Mount Massive Asylum'da olan garip olayları araştırmak üzere asylum'a yollanır; kameranın olmasının başlıca nedeni, karakterin asylum'da olanları kayıt altına alma gerekliliğidir. Tabiki klasik bir ilerleyiş olarak, karakterimiz asylum'a girdiğinde üzerlerinde deneyler yapılmış olan delilere rastlar. Bunu dev bir yaratığa dönüşmüş bir başka deli, deli rahip, ve sadist bir başka deli izler. Kısacası her taraf deli doludur ve ne yapacakları, nereden çıkacakları, sana saldırıp saldırmayacakları hiçbir şekilde belli değildir. Bir korku oyununda 'jump scare'dan daha iyi ne olabilir ki... Hele de buna kameranın biten pilleri ve onun verdiği uyarı sesiyle birlikte karanlıkta kalma tehlikesinin hissi eklenirse. 


Özetle heyecanlı başlayan Outlast, oldukça vasat bir finale sahip ve genel olarak bakacak olursak, tekrara düşen bölümleri ve korkutma efektleriyle sona doğru yaklaştıkça etkisini yitiriyor -ki uzun bir oyun olduğu da söylenemez. Sanırım tek ilgi çekici ve yenilikçi yönü oyunun bir kamera üzerinden ilerlemesi, önceden de bahsettiğim gibi "found footage" film etkisi sağlayan bu yaklaşım, Outlast'i sıkılmadan oynanabilir kılıyor. 

13 Aralık 2015 Pazar

Monument Valley



Son zamanlarda oynadığım en iyi tablet/telefon oyunlarından biri. Puzzle game türünde olan Monument Valley, Princess Ida karakterinin optik ilüzyonlar eşliğinde çeşitli labirentlerden çıkmaya çalışmasını konu alıyor. Orijinal oyun on bölümden oluşuyor bunun yanı sıra Forgotten Shores isimli sekiz bölümlük eklentisi ve Ida's Dream isimli bir mini oyun bulunmakta. Japon baskılarına benzer tasarımı ve minimalist yaklaşımıyla Monument Valley tekrar tekrar oynansa da sıkılınmayacak bir oyun.